Ankara’da temmuz ayında düzenlenen NATO zirvesi, Avrupa kıtasının güvenlik mimarisinde uzun süredir konuşulan fakat hayata geçirilmesi zor görünen bir zihniyet dönüşümünün kapısını araladı. Yıllarca ABD’nin omuzlarındaki ağır savunma yükünü taşımaya alışmış olan Avrupa başkentleri, artık kendi güvenliklerinin sorumluluğunu daha fazla üstlenmek zorunda olduklarını kabul ediyor. Bu kabul, yalnızca bütçe kalemlerinde yapılan teknik bir artışı değil, aynı zamanda kıtanın güvenlik kültüründe kuşaklar boyunca yer etmiş bir alışkanlığın terk edilmesini ifade ediyor. Zirvenin ardından dillendirilen “NATO 3.0” kavramı, ittifakın Soğuk Savaş sonrası kimlik arayışından bu yana en kapsamlı çerçeve değişikliği olarak öne çıkıyor.
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Almanya’nın başkenti Berlin’de düzenlenen Almanya Büyükelçiler Konferansı’ndaki konuşmasında, Ankara’da varılan mutabakatın Avrupa için ne anlama geldiğini ayrıntılı biçimde anlattı. Rutte, zirvenin hemen ardından ortaya çıkan tabloyu “Müttefikler, daha güçlü bir NATO içinde daha güçlü bir Avrupa inşa etmeye kararlı” sözleriyle özetledi ve bu yeni yaklaşımı “NATO 3.0” olarak adlandırdıklarını duyurdu. Genel Sekreter’in bu ifadesi, ittifakın geleceğine dair tartışmalarda Avrupa’nın ağırlığının artacağına işaret eden en net mesajlardan biri olarak kayda geçti. Rutte’nin konuşmasının satır aralarında, savunmanın artık yalnızca askeri bir mesele değil, aynı zamanda siyasi irade ve toplumsal uzlaşı gerektiren bir mesele olduğu vurgusu öne çıktı.
Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırılarının sürmesi, Avrupa’daki bu dönüşümün arkasındaki en somut gerekçe olarak duruyor. Rutte, Rusya’nın her ay 40 binden fazla askerinin öldüğü veya ağır yaralandığı yönündeki tahminlere dikkat çekerek, bu denli ağır kayıplara rağmen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in savaşı sona erdirme konusunda herhangi bir istek göstermediğini ifade etti. Genel Sekreter, Moskova’nın yalnızca cephe hattında değil, Avrupa genelinde yürüttüğü hibrit faaliyetlerle de gündemde olduğunu belirtti. Bu faaliyetleri “sorumsuzca ve tehlikeli” olarak niteleyen Rutte, söz konusu eylemlerin insan hayatı için tehdit oluşturduğunu dile getirdi; ancak ittifakın bu baskılar karşısında geri adım atmadığını da sözlerine ekledi.
Rutte’nin değerlendirmesine göre, Rusya’nın düşmanca adımları tam tersi bir etki yarattı ve Avrupa başkentlerini savunma konusunda daha kararlı hale getirdi. Genel Sekreter, savunma konusunda ne kadar ciddi olunduğundan şüphe edenlerin temmuz ayında Ankara’da düzenlenen zirveye bakmasının yeterli olacağını savundu ve zirveyi “büyük bir başarı” olarak nitelendirdi. Bu ifadeler, Ankara’nın ev sahipliğinde gerçekleşen buluşmanın yalnızca ev sahibi ülke açısından değil, ittifakın bütünü açısından da belirleyici bir eşik olduğunu gösteriyor. Zirvede alınan kararların kısa sürede somut adımlara dönüşmeye başlaması, bu başarının yalnızca söylemsel düzeyde kalmadığını ortaya koyuyor.
Savunma harcamaları tarafında ise Lahey Zirvesi’nde varılan uzlaşı, Ankara sonrası dönemin mali çerçevesini oluşturuyor. Müttefikler, Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’nın yüzde 5’ini temel savunma harcamaları ile savunma ve güvenlikle bağlantılı harcamalara ayırma konusunda anlaşmış durumda. Rutte, bu hedef doğrultusunda ilerleme kaydedildiğini belirterek, üye ülkelerin taahhütlerini yavaş yavaş hayata geçirdiğini aktardı. Avrupa’da yeniden silahlanma konusunda geçmişte yaşanan tereddütleri de hatırlatan Genel Sekreter, bir dönem daha az kaynakla daha fazlasının yapılabileceğinin düşünüldüğünü ve ağır yükü ABD’nin taşımaya devam edeceğine inanıldığını söyledi. Ona göre artık bu sayfa kapanmış durumda ve Avrupa genelinde savunmaya yönelik çabalar hissedilir biçimde hız kazanmış durumda.
Rutte, konferans kapsamında katıldığı panelde ise Rusya’nın uzun vadeli bir tehdit olarak görülmeye devam ettiğini yineledi. Son yıllarda yapılan değişikliklerin hayata geçirilmemiş olması halinde Avrupa’nın uzun vadede kendini savunabilecek durumda olmayacağını savunan Genel Sekreter, bugün ve yarın için savunma kapasitesinin yeterli olduğunu, ancak 2029, 2030 ve 2031 yıllarına gelindiğinde ciddi bir riskin ortaya çıkabileceğini ifade etti. Bu nedenle izlenen yolda ilerlemeye devam edilmesinin kritik önem taşıdığını belirten Rutte, “Bu konuda saf olmamalıyız” diyerek temkinli ve gerçekçi bir yaklaşımın altını çizdi. Genel Sekreter, Almanya’nın Saksonya-Anhalt eyaletinde yapılan seçimleri Almanya için Alternatif partisinin kazanmasına ilişkin ise doğrudan bir yorum yapamayacağını, 32 ülkeden oluşan bir ittifakın iç siyasi gelişmeler karşısında mesafeli durması gerektiğini dile getirdi.





