Orta Vadeli Program, Türkiye ekonomisinin üç yıllık yol haritasını çizerken, ihracatçı ve sanayici kesiminin uzun süredir şikayet ettiği kur politikasının bu dönemde de süreceğini gösteriyor. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından açıklanan 2027-2029 dönemine ait program, tek haneli enflasyon ve 25 bin dolarlık kişi başı milli gelir gibi hedefleriyle dikkat çekerken, reel sektör açısından zorlu bir dönemin habercisi niteliğinde. Programın makroekonomik hedefler tablosundaki örtük matematik, ekonomi yönetiminin enflasyonu düşürme sürecinde döviz kurunu bir denge unsuru olarak kullanmaya devam edeceğini ortaya koyuyor. Bu yaklaşım, sanayicinin enflasyon yükünü sırtlanmaya devam edeceği, döviz kurunun ise bu yükü hafifletmek yerine daha da ağırlaştıracağı bir tabloya işaret ediyor.
Programın kapsadığı üç yıl boyunca kur artışının istisnasız biçimde yerli maliyet artışlarının gerisinde kalması öngörülüyor. Ekonomi yönetiminin resmi bir döviz kuru hedefi ya da Merkez Bankası’nın bir kur taahhüdü bulunmamakla birlikte, programda hedeflenen cari fiyatlarla TL ve dolar cinsinden gayri safi yurt içi hasıla büyüklükleri, ilgili yıla ilişkin ortalama dolar kuruna dair dolaylı bir projeksiyon sunuyor. Geçen yıl eylülde açıklanan programda yer alan 2026 yılı başlangıç hedeflerine göre ortalama dolar kuru 46,60 TL’ye denk geliyordu. Yeni programdaki gerçekleşme tahminleri esas alındığında, 2026 yılına ilişkin ortalama kur beklentisi 46,87 TL seviyesinde hesaplanıyor. Bu tahmine göre ilgili yılda ortalama kur artışı yüzde 18,7 seviyesinde kalırken, ekonominin genel enflasyonunu gösteren GSYH deflatör artışı tam yüzde 30,6 olarak öngörülüyor.
Bu fark, sanayicinin yılın tümünde reel olarak değerli tutulan TL nedeniyle yaklaşık 12 puanlık bir maliyet şokuyla karşı karşıya kaldığını gösteriyor. İhracatçının cebine giren döviz geliri ile fabrikadaki asgari ücret, enerji, hammadde ve iç lojistik gibi kalemlerdeki maliyet artışı arasındaki makas, her geçen yıl daha da açılıyor. Üretici, bir yandan girdi maliyetlerini ulusal enflasyon hızında karşılarken, diğer yandan satış gelirini çok daha sınırlı bir kur artışıyla elde ediyor. Bu durum, kâr marjlarının erimesi anlamına gelirken, yatırım ve istihdam kararlarını da doğrudan etkiliyor. Sanayicinin rekabet gücü, sadece dış pazarlardaki fiyatlamada değil, aynı zamanda iç piyasadaki maliyet yapısında da baskı altında kalıyor.
Programın gelecek üç yıla ilişkin hedefleri, üreticinin üzerine binecek yükün devam edeceğini gösteriyor. Ekonominin genel ortalama fiyat artışını gösteren GSYH deflatörü 2027 için yüzde 25 olarak hedefleniyor. Buna karşılık TL ve dolar cinsinden GSYH hedeflerinden yapılan çıkarımda, yıllık ortalamada 56,05 TL’ye çıkması öngörülen dolar kurundaki artışın yüzde 19,59 ile sınırlı tutulduğu görülüyor. Bu tablo, fabrikalardaki maliyetlerin yüzde 25’te kalması öngörülen genel enflasyon hızında büyüyeceği, ancak ihracatçının döviz gelirinin yalnızca yüzde 19,5 artacağı anlamına geliyor. Aradaki 5,5 puanlık makas, önceki yıllarda biriken yükün üzerine eklenerek sanayicinin finansman ihtiyacını daha da artırıyor.
İhracatçı kesimi, yıllardır dile getirdiği “değerli TL” eleştirisini bu programla birlikte yeni bir boyuta taşıyor. Üretim maliyetlerinin döviz kazancından daha hızlı artması, ihracatın kârlılığını azaltırken, firmaları ya fiyat artırmaya ya da pazar kaybetme riskiyle karşı karşıya bırakıyor. Küresel pazarlarda fiyat rekabetinin sertleştiği bir dönemde, üreticinin marj erimesini telafi edebilmesi için verimlilik artışı ya da kurumsal finansmana erişim gerekiyor. Ancak yüksek faiz ortamında bu iki alan da sınırlı imkân sunuyor. Sanayicinin kâr marjındaki erime, yalnızca bilanço rakamlarını değil, aynı zamanda uzun vadeli yatırım planlarını da tehdit ediyor.
Enflasyonu düşürme hedefiyle kur artışını sınırlamak, kısa vadede fiyat istikrarına katkı sağlasa da, üretim tarafında biriktirdiği maliyetler zamanla daha büyük bir soruna dönüşme riskini taşıyor. İhracatçının rekabet gücünü koruyamaması, dış ticaret dengesi ve cari açık üzerinde baskı yaratabilir. Programın üç yıllık perspektifinde, sanayicinin maliyet yükünü sırtlanmaya devam edeceği, ancak bu yükün ne kadarının kalıcı hale gelmeden yönetilebileceği belirsizliğini koruyor. Ekonomi yönetiminin enflasyonla mücadelesi ile reel sektörün sürdürülebilirliği arasındaki denge, programın en kritik başlıklarından biri olarak öne çıkıyor.
İhracatçı ve sanayici kesiminin önümüzdeki dönemde izleyeceği strateji, büyük ölçüde kur politikasının seyrine bağlı görünüyor. Üretim maliyetleri ile döviz geliri arasındaki makasın kapanmaması halinde, firmaların katma değerli üretime yönelmesi ya da yeni pazarlar bulması daha da zorlaşabilir. Programın hedefleri, makroekonomik istikrar ile mikro düzeydeki rekabet gücü arasındaki gerilimi üç yıl boyunca canlı tutacak gibi görünüyor. Sanayicinin kâr marjındaki erime, yalnızca bugünün değil, yarının yatırım kapasitesinin de belirleyicisi olacak.





